28 Şub 2012

Kurtuluşumun Şerefine O Son Şarap Da Bitti

      Odunluğumu bugün tastikledim. Ancak bu kez hiç de rahatsız olmadım bu halimden. Hatta hoşuma bile gitti diyebilirim. Hatta bence bu odunluk filan değil, kurtuluşun ta kendisiydi. Bir süredir kanımda ayrılık adına hiçbir üzüntünün kol gezmediğini ve buna olan şaşkınlığımı belirtmiştim. İşte şimdi buna şaşırmıyorum. Hatta sonuna kadar destekliyorum. Vakti çoktan gelmiş, hatta geçiyordu bile. Mailleriniz, mesajlarınız, mentionlarınız, yorumlarınız, annem, dostlarım, tanımadıklarım, üzüntülerim, her şey ama her şey kafama kafama vuruyordu gerçeği de ben acısını uzatıyordum.

     "O herifi sevmiyorsun, sadece alışmıştın. Bu yüzden üzülüyorsun. Bırak artık lütfen Kızıl.
     "Ona değmez Kızıl. Cesaretsiz bir adama değmez."
     "Yeter kendini heder ettiğin. Fıstık gibi kızsın, çık gez dolaş, o tipsize mi kaldın?"
     "Bir süre sonra beni anlayacaksın. Boşa üzüldüğünü anlayacaksın ve üzüldüğün zamanlara yanacaksın. Kendine yazık ediyorsun."


     gibi bir sürü mesaj...

      Tamam, itiraf ediyorum. Siz haklıydınız. Siz ne anlarsınız ki, edalarıyla çemkiriyordum, acımı hiç geçmeyecek sanıyordum hatta kara sevdaya düştüğümü sanıyordum.
     Sanıyordum.
     Sanıyordum.
     
     Ama tamam, kabul ediyorum. Hep sanmışım, hepsinde de yanılmışım. Bu gerçeğe sizin hazırladığınız zeminle inanmak istedim önce. İstemekte bitiyormuş zaten mesele. Takıntı olarak görmekten vazgeçip, geçmişten sıyrılıp da unutabileceğime en başta inandırsaydım kendimi bunca sancıyı çekmezdim belki de. Önce bu saçma  ütopyamdan kurtulup bu gerçeklere hazırladım işte kendimi. Sonrası. mı? Sonrası iyilik güzellik. Ben tam o gerçeğe inanmaya yeltenmişken başka bir adam da inandırdı. Uyandırdı da denebilir.

     Hani etimi eziyorlar, kanım çekiliyor, damarlarımı kesiyorlar sanki, içim öyle acıyor işte, diyordum ya. Hani sabahı edemediğim gecelerden dem vuruyordum ya her yazımda. O zamanları hatırladıkça aslında bu halimin odunluk, öküzlük, hissizlik filan değil, bildiğin kurtuluş olduğunu fark ettim. 28 Şubat evet bizim yıl dönümümüzdü. Seneler önce bugün tanıdım ve sevmiştim. Ama o 28 Şubat, seneler öncesiydi. Bu 28 Şubat bizim yıl dönümümüz filan değil. Bu 28 Şubat benim kurtuluş günüm. Sancılarımdan, saçmalıklarımdan, kuruntularımdan, evhamımdan, endişelerimden, korkularımdan, hatta belki yalnızlığımdan. Ama yalnızlığımdan bahsederken "kurtuluş" kelimesini kullanmak istemediğim için bu kurtuluşa yalnızlığı eklemeyeceğim. Çünkü her zaman söylediğim gibi yalnızlık benim en kadim dostumdur, ona ihanet edemem.

     Mutlu zamanlar yaşıyorum. 

     Bir süredir mutlu saniyeleri arkamda bırakıyorum. Aklımda ona dair hiçbir kararsızlık kalmamış. Ne pişmanlık, ne öfke, ne nefret, ne kızgınlık... Can yakabilecek hiçbir hissi kabul etmiyor ne bedenim ne ruhum. İyi ya da kötü hiçbir hisse sahip değilim. Nötr bir duruş sergiliyorum ona karşı. Görmezden gelmiyorum ki gelemem zaten. Kaç senelik bir geçmiş söz konusu iken görmezden gelmek fazlasıyla ironik olur. Ancak geçmişimde bir yerlerde kaldı öylesine. Hatırladığımda "Ahahaha ne tatlı ya şu halimize bak. Ah salak kız! Ahahah" diye tepki vereceğim hoş anı dizini. İyisiyle kötüsüyle.

     Bugün gereğinden erken çalan bir alarm ile uyandım. Daha hava bile aydınlanmamışken sabahın beşinde ne alarmıydı bu böyle? Korktum bir de. Zaten o uyku halsizliği dünyanın en beter şeyi. Uyku bandını kaldırırken bile kolum yoruluyordu yemin ederim. Gücümü toplayıp telefona uzattım elimi. Gözlerimi tam açamasam da o harfleri seçebiliyordum

     "Bugün hayatımın anlamıyla yıl dönümümüz."


     Meğer uyandırma alarmı filan değil, bildiğin hatırlatma alarmıymış. Bu alarmlar hiçbir zaman bize iyi gelmezler zaten. Uykunun güzel yerinde uyandırırlar. Hayatın güzel yerinde uyandırırlar. Sen bana hatırlamaktan zorlanacağım şeyleri hatırlatmakla yükümlüsün sayın alarm. Hatırlamak istemediğim şeyleri hatırlatmakla değil! Hayır bir de niye o saatte? Onu anlamadım. Uyku arasında güldüm öylece. Bir de gerçek olup olmadığından da emin değildim. Yine lucid bir rüyadır ve ben gerçek sanıyorumdur diye düşünmeden edemedim. Alarmı iptal edip sildim, içimden de bir küfür edip vurup kafayı yatmıştım.

      Sabah asıl uyanmam gereken saatte uyanınca da telefonumda anlamsız mesajlarla karşılaştım. İçimi acıtmadılar, çeldirici değildiler, kıvrandırmadılar, ağlatmadılar ya da sevindirmediler. Haklıymışsınız meğerse. Meğer geçebilirmiş. Çok da güzel aşılabilirmiş.

      Hiç okumamış gibi yapardın hep ama hepsini de okurdun. Bu yazımı da merak edip okuyacağından adım gibi eminim. Bu yüzden bu paragrafı da özellikle sana ayırdım. Mesajlar bir boka yaramıyor. Pişmanlığın zerre canımı yakmıyor. Ne derler? Hayırlısı! Bu gece kurtuluşumun şeferine o son şarabı bitirdim. Birlikte beşinci yıl dönümümüzde içeceğiz diye aldığımız o şarabı dostlarımla tükettim. Son yıl dönümümüzün şerefine filan değil. Şımarma hiç de. Sadece kurtuluşumun şerefine. Son kez geçmişi andım. Hep göz yaşlarım geldi aklıma. Son kez seni özlemeyi denedim. Kırıp döktüklerin geldi aklıma. Ne özlemeyi ne de üzülmeyi beceremedim. Anlayacağın, kurtuldum. Üzgünüm, bu da böyle oldu. Geçmiş olsun. Çok mu sert oldu? Alışırsın. Ben alıştım.

Kurtuluşumun şerefine!
Yeni şaraplar,
Yeni aşklar,
Yeni umutlar,
Ve doğru kararlara..
Şerefe!

2 kırmızı sever:

cips yiyemeyen kız dedi ki...

Ahahaha ben haklıydım biliyordum.

KIZILGIN (Selnur Güneş) dedi ki...

bilemedim dinlemedim seni :)))