28 May 2012

Bana mutluluk yaramıyor

Problemimi buldum. Hayatımdaki bu hevessizlik, isteksizlik aslında tamamen sıkıcılaşan yaşantımdan ötürüymüş. Hastalık, stresler, ayrılık, aşksızlık, yalnızlık filan değil, beni bunaltan yaşamın rutin sıkıntılarıymış. Çok dua ettim tanrıya, hastanedeyken ya da sürekli ağlarken.

Ne olur, dedim.
Ne olur sakin bir hayat ver bana.
Aksiyon istemiyorum artık, dedim.
Olaysız, meşgalesiz, klasik bir hayat.

İyi bok yedim.

Bünye öyle bir alışmış ki gelemiyor huzurlu bir yaşama, aşırı üzüntüsüz, sakin geçen günlere. Hayatımdaki son olay küçük bir kardeşimizin cenazesiydi. Epey zaman geçti üzerinden. Bir süredir öyle rutin bir hayatım var ki resmen huzurdan öleceğim. Ahududusu'mun deyimiyle biz buna aslında "Rahat batması." diyoruz. Ama cidden batıyor. Ben gelemiyorum. Daha doğrusu alışamıyorum buna. Mutlaka bir telaşım olmalıymış meğer.

Kendimi bildim bileli halletmem gereken bir şeyler var.
Hep bir şeylerle uğraşıyorum.
Hep bir kavgam var yaşamın içinde.
Birine bir şeyi ispatlamam gerekiyor.
Bir yerlere yetişmem gerekiyor.
Bir şeyi birine söylemeyi unutmamam gerekiyor.
Çok çalışıp kazanmam gerekiyor.
Şununla ilgilenmem gerekiyor.
Bunu unutursam çok kötü bir şey olabiliyor.
Üzülmem gerekiyor.
Ağlamam gerekiyor.
Gidenlerin ardından hep yarım kala kala tükenmem gerekiyor.
Öylece yitip gitmem gerekiyor.

Bana mutluluk yaramıyor.

Ömrümce bunlarla cebelleştim durdum. Huzuru bulunca gel de tepme şimdi. Mümkün mü? Bünye kuduz gibi kaşınıyor sancıya, derde, sıkıntıya. Zaten 20 senedir hayatım savaş alanı gibi mubarek. Hem zaten alıştım ki ben. Sarsmıyor yani beni. Ölüm desen beterini yaşattın. Dert desen, çaresizini verdin. Gözyaşı meselesine değinmiyorum bile, malum oluk oluk akıttın. Zırhım, dopdolu bir geçmiş sayesinde çok sağlam anlayacağın. Kafama silah dayasalar "Sıkacaksan sık, niyetin yoksa da oyalama beni arkadaşım." derim. O dereceyim. Ben direnirim yani. Ama böyle dedim diye de dozu kaçırmamak lazım. Altın vuruşun tarihte hiç sapması yok sonuçta.

Lafı uzatmayacağım, bence beni çok iyi anladın. Bir sen anlıyorsun zaten, o da ara sıra. İdare ediyoruz işte.

Biliyorum, çocuk oyuncağı değil bu kader işi ama bu güzel hayat bana göre değil tanrım. Üç beş hareketlilik serpiştir . Çok sıkılıyorum, öyle böyle değil. Ondan bu hallerim.



27 May 2012

Çok ayıp

     Kimin nazarı değdi bana ya? Allah aşkına söyleyin, valla kızmayacağım. Tam iki saattir bu boş sayfadayım. Aklımda yazacak çok şey var ve tek bir cümle bile kuramadım. Cidden kimin gözü değdi, çok merak ediyorum. Bir haftadır güzel bir şey yazamıyorum ya. Yazsam da beğenmiyorum, silip kapatıyorum. Yazıp yazıp siliyorum. İçime sinmiyor. Gıcık olmaya başladım kendime. Oysa kafamda yazacak tonla şey var. Hatta yazamadıgımdan şiştim şiştim, patlayacagım. Önceki yazılarıma bakıyoum. "Ne güzel yazmışım." diyorum ve yeni yazdıklarıma burun kıvırıyorum.  Geçenki yazıda ağlatmışım sanırım biraz, ondan mı gıcık oldunuz? Gıcık olmayın bana, ben hepinizi çok seviyorum, hepiniz benim bebeklerimsiniz ya. Hem beğeniyordunuz ne oldu ki? Vallahi billahi nazar değdi, başka açıklaması yok. Benim gibi bir insanı bile nazara inandırdınız ya helal olsun. Kimin gözü değdiyse bir "maşallah" deyiversin ya. Bir "maşallah"tan kimseye zarar gelmez bence. :( Yazı yazmayı özledim. Çok özledim hem de. Yardım pls!

20 May 2012

Bugün bir çocuk öldü

    Hani bazı anlar olur, hayata dair her şey anlamını koca bir boşluğa  bırakır. Bir hamam böceğinden bile faydasız, bir tornavida kadar bile işe yaramaz ve en az kapı açmakta kullanılan bir tel toka kadar amacından şaşmış hissedersin.Yaptığın her şey, yaşadığın bütün zorluklar, hatta hislerin bile ufaldıkça ufalır gözünde. Tam da hayata tekrar sarılmayı düşünmüşken tekrardan başa sararsın. Kurabildiğin en uzun cümle "Ne gerek var ki?" olur. Bugün bunları ziyadesiyle hissettim.

     Bir çocuk bilirdim. Yanık tenli, güzel gözlü. Kardeşimin okul arkadaşıydı. Ara sıra gelir bizde ders çalışırlardı. Daha 16'sında. Hikayesini kimse tam olarak bilmezdi, ben de tabii. Ama tumblr'da sigaralı fotoğraf paylaşacak kadar vakti olmayan bir çocuk olduğundan emindim. Hani böyle sürekli espri yapabilme ve çevresindeki herkesi güldürebilme yeteneğine sahip insanlar vardır. Hani bunu yavşaklığa kaçmadan, kimseyi kırmadan yapabilenler... İşte bu çocuk da öyleydi. Bir insan her dakika güler mi, gülümser mi? Oğuz bize geldiyse evden kahkaha eksik olmazdı.

    Bildiğim diğer şeyler ise, derslerinin çok güzel olduğu ve Elif diye bir kıza aşık olduğu. Her lafında kızı anlatırdı. Bir de hiç Elif demezdi. Sanki kızın adı Elif değil de "Elifim"miş gibi. Elifim şöyle, Elifim böyle... Evet, bu çocuk 16 yaşında? O küçümser bakışa büründüysen derhal ya blogdan çık ya da o bakışlarını değiştir. Evet, 16 yaşında ve bir kızı böylesine çok seviyordu. 22 yaşında ya da cinselliği yeni keşfetmiş 16 yaşındaki gençlerin yaşadığı "bizde film mi izlesek" davetlerinin kendini gösterdiği sahte bir aşktan bahsetmiyorum sonuçta burada. Her neyse... Bildiğim bir şey varsa o da bu çocuğun "Elif" denildiğinde gözlerinin parladığıydı. Gözlerimle görebiliyordum bunu. Bir ay önce çocuğun ailesi yüzünden ayrıldıklarını duydum. Kızı tehdit mi ediyorlarmış ne? Çocuk da korkmuş kızla daha az görüşmeye karar vermiş.

     Dün bir telefon aldım. Annemdi arayan. "Oğuz intihar etmiş. Kendini asmış. İki ayrı yere mektup bırakmış. Otopsiye götürmüşler." "Nasıl ya? Nasıl olur?" diyemeden yaşlar süzüldü yanaklarımdan. Hikayenin aslını ise o öldükten sonra öğrendim. Şimdi müthiş gelişmiş ön yargınla "Hehööö ergene bak, kız yüzünden intihar etmiş. MAL!" dediğini duyar gibiyim. Çok zavallıca.

     Düşünün ki bir çocuk 5 yaşından beri annesine hasret ve annesine olan özlemine dayanamayıp canına kıyıyor. N'oldu? Cümlelerin boğazına takıldı sanırım. Birini özlemeye dayanamayarak ölmek nedir, bilemedim ben hiç. Nasıldı o his? Belli ki sevgili özlemek gibi bir şey değildi bu. Sahte "yaşayamam onsuz, biterim." gibi bir his değildi. Bu başka bir şeydi.

     Oğuz 5 yaşına kadar İstanbul'da annesi ve babasıyla yaşamış. Ailesi boşanınca babası alıp Mersin'e getirmiş. Babası da ölünce babaannesi ile yaşamaya başlamış. 2 yıl önce de babaannesi ölünce halasına bırakmışlar. Yalnız ne babası, ne babaannesi ne de halası annesi ile görüşmesine izin vermemiş hiç. Kadın buralara gelip oğlunu bulduysa da bir şekilde koparmışlar. Ne oldu da anneye bu kadar düşman kesildiler bilmiyorum ama ben hiçbir şeyi bir anne ile evladının görüşmesine engel olarak göremiyorum.

     En azından babaannesi ve babasını severmiş. Ama halası çocuktan oldum olası nefret etmiş. Sanki kendi yeğeni değilmiş gibi, evlatlık muamelesi yapar olmuş. Halasının eşi, yani eniştesi daha çok severmiş. Halası Elif'le görüşmesine kadar her şeye bir kulp takarmış. En sonunda Elif'in canını tehlikeye atacak tehditler devreye girince, kadının yaptığı muameleye de dayanamayarak evden kaçmış çocuk. Yaklaşık bir aydır bir fırında çalışıyor ve geceleri de orada kalıyormuş. İntihar etmeden önce bütün arkadaşlarına ve Elif'e "hakkınızı helal edin. Hiçbirinize kırgın değilim." yazan bir mesaj atmış. Arkadaşları şüphelenip polise haber vermişler ama kimse yetişememiş. Önce bileklerini kesip sonra boynuna ipi geçirip bırakmış kendini. Bunları Elif'ten dinledik. Halası ile ilgili daha neler söyledi, anlatamam.

     Acıdan ve zorluklardan kaçtığı için ölümü istediğini düşündüm önce. Sonra mantığım almadı. Eğer acıdan kaçtıysa neden daha kolay bir ölümü seçmedi ki? Hatta özellikle acı çekmek istemiş gibi önce bileklerini kesip sonra kendini boğmak ne demek? Cahil cesareti mi bu? 16 yaşında olgunlaşmış olmanın verdiği vurdumduymazlık mı yoksa? Hiç bilemiyorum, inanın hem de hiç.

      Cenazede ise mektubu okuma fırsatı buldum.

     "Kimseyi suçlamıyorum. 
Tek istediğim cenazemi halama göstermeyin.
Cenazemi onun evinden çıkarmayın. 
Enişteme gösterin, kuzenlerime de. 
Ama halama göstermeyin beni. 
Elifimi suçlamayın. 
Onun hiçbir suçu yok. 
Ona çok iyi bakın. 
Annemi çok seviyorum. 
Hakkınızı helal edin. "


     Bu kadar işte insan ömrü. Ölmeden önce söylebildikleri en fazla on cümle. Dilekleri ise üç satırı geçmiyor. 16 yıl uzun bir süre, ama bir insan ömrüne biçilmişse ne kadar uzun bir süre?

      Ben ömrümde böyle kalabalık bir cenaze görmedim. Cenaze boyunca halası kıçını yırttı. Basbas bağırıp durdu. Kimse de dönüp bir damla kolonya uzatmadı ya da sırtını sıvazlamadı. Acıdım. Sadece acıdım. Kadının çığlıklarında üzüntüden eser yoktu. O bir cenazenin ardından haykırmıyordu çünkü. O vicdanının sesini bastırmaya çalışıyordu. Bağırmaktan fırsat bulduğu zamanlarda Oğuz'un annesine ve Elif'e aynı cümleleri sarf ediyordu. "Senin yüzünden. Orospu! Çocuk senin yüzünden canına kıydı. Yeğenimi aldınız. Allahın cezaları!" Bir ara okul müdürünün Elif'i yanına çekip halasına cevap verdiğine şahit oldum: "Oğuz iki yıldır güldüyse şu kız sayesinde güldü. Ben getirdim onu, kovamazsın hiç. Ama Oğuz'un vasiyetine bakılırsa seni bu cenazeden kovmak hiç zor olmaz." Ben söylemişim gibi ferahladım o an. Ama kadının yüzündeki pişkinliği size tarif etmem mümkün değil. 

     Polislerse mektubu öğretmenlerinin tavsiyesiyle annesine verdiler. Annesi demişken, senelerdir göremediği oğlunun cenazesindeydi kadın. Defalarca bu şehre oğlunu görmek için gelmiş ama hep başarısız olmuştu. Şimdiyse oğlunun cansız bedeniyle vedalaşıyordu. Tek kelime etmedi. Dönüp de halaya tek kelime cevap vermedi. Sadece ağladı. Sessizce ağladı bir de. Hıçkırıkları bile yoktu. Sadece gözünden süzülen yaşlar vardı. Bir de titreyen elleri.

     Bugün benim birini özlemeye hakkım yok. 
     Bugün benim giden bir sevgiliye üzülmeye hakkım yok. 
     Bugün benim can sıkıntısından oflamaya hakkım yok. 
     Bugün benim pişmalıklarımı düşünüp "keşke" demeye hakkım yok. 
     Bugün benim üzülmeye bile hakkım yok.
     Bugün benim hayatımdaki hiçbir şeyden şikayetçi olmaya hakkım yok. Yüzüm yok. 
     Bugün bir çocuk öldü.
     Dün annesini özledi. Bugün öldü.
     Bugün bir çocuk artık nefes almıyor.

     16 senelik körpe ömründe bu kadar insanla tanışmamıştı Oğuz belki. Ama onu uğurlamaya gelen sayısı belirsiz bir insan vardı ardında. 
     Bir de pişman bir hala.
     Hevesleri ve ilk aşkı içine içine akmış bir Elif.
     Ve gözünden özlem akan bir anne.  


Şimdi bir martı kadar denizine yakınsındır umarım, çocuk. Olduğun yerden anneni de Elif'i de görebiliyorsun hatta koklayabiliyorsundur umarım.


(Ben bu olayı yaşayalı yaklaşık bir ay oldu. Ancak taslaklarda kayıtlıydı. Yani Oğuz bir ay önce bugün toprağa karıştı.)

9 May 2012

karmakarışık

(Bu yazı yarım saattir susmak bilmeyen  ve yüksek ihtimalle bir kaç saat daha susmayacak olan bir araba alarmı eşliğinde yazılmaktadır. Gözden kaçan hataları maruz görünüz. Edebi bir değer ve estetik aramayınız. Öylesine, iç dökmek, sinir krizi geçirmemek adına yazılan bir yazıdır çünkü. Çünkü bu yazı yazılmazsa bir araba bizzat benim tarafımdan kundaklanacaktır , parçalanacaktır, yakılacaktır.)

     Kendimi feci gaza getirdim bugün. Günlerdir, hatta haftalardır ders çalışmaya hatta ders değil, çalışmak ile ilgili hiçbir eyleme ilgi beslemiyorum, yaklaşmıyorum hatta çalışmak denildiğinde ölü taklidi yapıyorum. Sınava bir ay ya var ya yok. Bu sene de bir yeri kazanamazsam babam evden atar, eminim artık.  Şu müzik dergisinden çıkarıldığımdan beri işim de yok. İki ay dershane taksidini bile geciktirdim. Babam zaten zırnık koklatmıyor, geçen sene kazanıp gitseymişim, eşek kadar olmuşum, kendi başıma halledebilirmişim, iş bulsaymışım... Harçlık da vermese açım yemin ederim. Hayır, işleri tıkırında olmasa, sıkışık olsa, anlayacağım. Ama sırf inadından yani bu yaptığı. Bu konuda hakkımı yemeyecegim. İş arıyorum ama kendime göre bir iş bulamıyorum. Üniversiteye hazırlanıyorum ben arkadaşım ya, daha insaflı, yormayan, part-time bir tane iş olmaz mı memlekette? Geçen sene ne güzel bakıcılık yapmıştım. Çocuk da bir uysaldı ki iki pışpışa uyuyordu. Ben de rahat rahat dersimi çalışabiliyordum. Şimdi kreşe gidiyor çocuk. Öğrencilerin çalışabilecegi bütün sektörler yok ediliyor resmen. Yok edenlerin başında da kreşler geliyor. Demem o ki ben işsiz güçsüz boş beleş bir vatandaş konumundayım şu an. Ancak aylak aylak dolanıyor, konser konser gezip dağıtıyor, dizi/film izliyor, roman okuyor ve uyuyorum.Başka bir bok yaptıgım yok affedersiniz. Vatana ve millete zarar ziyandan başka bir şey değilim şu zamanlarda. İşte bugün durumun farkına yeni vardım denemez ama en azından farkındalığımı eyleme dönüştürmek adına bir adım attım denebilir. 

     Yine böyle dersin başına geçmiş sıfır istekle kendimi gaza getirip çalışmaya çalışıyordum ki telefonum çaldı. Lisedeki edebiyat öğretmenimdi arayan, Deniz Hoca'm. Hala da iletişimi koparmadım, koparmam da zaten. 

>Kimdir, özetleyeyim önce. Çünkü benim için sadece bir edebiyat öğretmeni olduğu söylenemez. Ben lisedeyken, başımda püfür püfür kavak yelleri eserken, kendi halimde yazdıklarımla günümü kurtarmaya çalışırken Deniz Hoca'mın fikir babası, tasarımcısı, yayıncısı olduğu bir dergi gündemdeydi: Lise Postası. Tamamen liselilerin kültür&sanat&edebiyat eğilimini hızlandırmak ve zenginleştirmek adına oluşturulan bir dergi ama bu kadarla da sınırlandırılamazdı tabii. Popüler kültür, yarattığı saçma sapan şeylere önce gençleri çekmeye çalışır, bilirsiniz. Çünkü en salağı onlardır, farklıdır ya hani, hemen atlayıverirler. İşte gençliğin neyi görse hemen heves edeceği dönemde güzel bir şeyleri yapan insanların var olması, böyle bir derginin olması elbette dikkat çekiyordu. Liselilerin yazdığı şiirler, denemeler, öyküler, karikatürler, anketler edebiyatçılarla yapılan söyleşiler, röportajlar, hatta müzik, sinema ve birçok şey vardı. Ben de o zaman böyle kafama yatan ne bulsam atlıyorum. Sınıfta kalmışım, bir sevgilim var üst sınıfta, dersler vasat ve arka sıralardan İsmail YK seslerinin yükseldiği bir sınıfta kulaklığımı kulağıma gömmüş Nirvana, The Cranberries dinlemeye çalışıyorum o zamanlar, beni de anlayın. İşte bu dergiyle tanıştıktan sonra bir daha hiç bırakmadım. Liseyi bitirene kadar yazılar gönderdim durdum. Her sene bir öncekinden daha güzel oldu, hep en iyiye doğru yol aldı. Her sayıda bir sayfada adım vardır herhalde. Liseden mezun olduktan sonra dergiye yazı gönderemedim. Liselilerin içerik gönderdiği bir dergi sonuçta. Bu da canımı sıkmıyor değildi. Sonra madem içerik gönderemiyordum, çalıştığım müzik dergisindeki referansımı kullanmak istedim. Deniz Hocam da sorunca, şapadanak(şapadanak, Selnur dilinde balık gibi atlama anlamına gelmektedir.) atlayıverdim. Daha önce röportaj yaptığım sanatçılarla iletişime geçmeye çalıştım. Biri eurovision hazırlığındaydı, kimisi mailime dönmedi bile. Arkamda o derginin adı olmayınca sallamadılar tabii. Sonra dergiden bile önce tanıştıgım, sesine kulak verdiğim, aşina olduğum bir ses geldi aklıma: Jehan Barbur. Bir edebiyat dergisinde "Müzik ve Edebiyat" adı altında söyleşi yapacak -en azından benim tanıdığım- daha iyi bir isim gelmiyordu aklıma. Çok geçmeden döndü Jehan mailime. Daha önce yaptığım söyleşiden çok daha güzel bir söyleşi yaptık. Edebiyatı bir müzisyenden dinlemek de bambaşka bir şeymiş, bunu da görmüş oldum. Aranızda beni takip eden yazmaya gönül vermiş liseliler varsa bu dediğime kulak versin: bu sene tren kaçtı ama sene ye ben de bu dergide yazımın olmasını isterdim diyorsan buradan iletişim bilgilerine ulaşabilirsin http://lisepostasi.blogspot.com <

     Şimdi meseleye dönüyorum, telefonu açtım. Ders çalıştığımı söyleyince "Yeter kazan da kurtul artık şu stresten. Aradığımda yazı yazıyor ol, kitap okuyor ol, geziyor ol." demesi  ve "Gelmiş geçmiş bütün Lise Postası yazarlarına bir buluşma ayarlıyoruz. Görev senin, moderatörlüğünü de senin yapmanı istiyorum." demesi zaten Leyla başımda tornavida etkisi yarattı. Haklı çünkü.Çünkü yerden göğe, hatta evrenin bütün derinliklerine, kıyılarına, köşelerine kadar haklı. 

     Telefonu kapattıktan sonra tipik aynayla konuşma olayına giriş yaptım. Aldım kendimi, oturttum karşıma. Dedim ki:"Bak kızım! Benim asabımı bozma. Senin bacaklarını kırarım. Otur bir ay çalış dersine, defol git şu şehirden. Bitir üniversiteni. İşini gönlünün istediği gibi yap. Allah aşkına otur çalış, yapıştıracağım suratına bir tane. Ayrıca LYS ne ki lan? Edebiyat ne allah aşkına, de bakayım sen bana bir? Edebiyat senin şah damarın. Buna mı çalışmaya üşeniyorsun? Yapacağın oturup bi tekrar etmek lan! Bütün çocukluğun, lise yılların edebiyatla geçmedi mi? Oğuz Atay'a, Nazım Hikmet'e, Orhan Kemal'e, Halid Ziya'ya aşık değil miydin sen? Bunu mu yapamayacaksın yani? Hani tarih her zaman ilgini çekiyordu? Hürrem'i izlemesini biliyorsun. Sınavda sadece Kanuni döneminden soru gelmeyecek yalnız, geri zekalı. Sana güvenen, inanan, inanmak isteyen, biraz da inanmayan bu kadar insan var. İnananların yüzünü kara mı çıkaracaksın? Bundan bi bok olmaz diyenlerin yüzünü mü güldüreceksin? Otur çalış! Yıkıl şimdi karşımdan." Nasıl tırsmışsam, nasıl gaza gelmişsem artık o saatten bu saate kadar "Ben bu oyunu bozarım arkadaş" diyerekten ders çalışıyorum.

     Bir de ben şimdi gelmiş geçmiş bütün lise postası ekibini toparlayacaksam... Eyvaaah! Eski sevgilim de vardı. Şiirleri vardı onun dergide. Onu çağırmasam bir şey olmaz bence ya. Evet, evet bence de çağırmamalıyım.

***

     Kitabın vardı ne oldu sorusuna da bu öylesine yazılmış yazıda yer veriyorum. Kitabım tam da şu sebepten çıkmadı: ŞU ORTALIGIN HALİNE BAKSANA ARKADAŞIM? Böyle bir zamanda kitap mı çıkarılır? Söyler misin bana? Kimin ne yaptığı umurumda değil ama gülmeden de edemiyorum kusura bakmayın. Tamam, PuCCa öncüydü ve hakkını verdiği için karşılığını aldı, çok beğendim. Sevdik, beğendik, hatta ondan sonra gelen bir kaç ismi de çok beğendik. Zaten bir tek onları sevdik, gerisi tırt. İnsanların kitap yazmak gibi bir girişimde bulunması güzel bir şey. Ama anneannemin de dediği gibi "Niyet önemli." Sen en özenti halinle, en kıskanç, en kibirli halinle "O yaptı, ben de yaparım, popüler olucam, yok satıcam, fenomen olucam" sevdasına düştüğün için kitap yazmaya yeltendiysen defol git arkadaşım! Gayet netim,  yürü git yani! Yaşama sen, rezilsin hatta kepazesin sen. Bari edebiyatı bu oyuna alet etmeyin ya. Şu an hayatın içinde zibilyon tane bu tarz kavga var, ticarette, siyasette, her şeyde. Ama sanata bunu karıştırmayın. Yalvarıyorum, yapmayın şunu!

     Bana gelince, benim istediğim şey bu değil. Kusura bakmayın. Bir çoğunuzu çok beklettim. Hatta her şey tamamdı. Kitap, yayınevi, her şey. Ama ben tamam değildim. Twitterdaki takipçi sayısıyla kendini kandıranlardan olamam, üzgünüm. Evet bloga, twittera, yazdığım yazıları daha geniş bir kitleye iletmek için geldim.Ama kesinlikle pis niyetlerle değil, sahte oyunlarla değil. Benim kitabım çok satmasın, benim kitabımı herkes bilmesin, benim kitabım herkesin elinde olmasın, en mükemmel ben olmayayım.  Ben bunu istemiyorum. Ben kitap yazdıgım için deli gibi para kazanmak istemiyorum. Daha doğrusu para kazanmak için kitap yazmak istemiyorum. Ben 3 kişi de olsa has insanların benimle olmasını istiyorum. Beni Türkiye değil, edebiyat dünyası, hatta onun da sadece ilgili tarafı bilsin, yeter. Beni anlayabilen tanısın, yeter bana. Ben twittera fenomen olmak için gelip de iki ayda binlerce takipçi yapan insanlardan biri değilim. Senelerdir buradayım. Taa o zamanlardan beri takip eden bilir. Adımın saçma muhabbetlere konu olması beni rahatsız ediyor. Burada açıkça söylüyorum işte, beni o saçma muhabbetlerinizde dedikodu malzemesi yapmayın. Kitabıma gelince, elbet zamanı gelince çıkacak. Ama twitter fenomeni Selnur Güneş olarak değil, Yazar Selnur Güneş olarak. Kitabım çıkmadan önce kendimi twitter ve blogspotta değil, edebiyat dergilerinde ve öykülerimde ıspatlamam gerekiyor. İşte bu yüzden şimdi çıkmadı kitabım. Benim acelem yok, popülarite kaygım yok. Yazılarımı, tweetlerimi yazar çıkarım. Paşa paşa da geliştiririm kendimi, bu zaman içinde yukarıda bahsettiğim tarzda insanlar da hevesini de havasını da alır işte.

     not: blogger olarak gerçekten kitabını merakla beklediğim bir isim yok değil: Siminya. Onun gerçekten mükemmel yazabildiğine inanıyorum ve eminim o da benim kanaatimde. Kusursuz bir kitap ile çıkacak karşımıza. Onu tam da görmek istediğim gibi göreceğim; twitter fenomeni Siminya olarak değil, yazar Siminya olarak göreceğiz. İşte benim bahsettiğim tam da bu. Umarım anlatabilmişimdir.

     Ve şuna da değinmeden geçemeyeceğim. Benden küçük bir tavsiye sadece. Gerçekten bir kitap yazmak istiyorsan, çok enteresan bir hayatın olmasına gerek yok, başkalarının hayatını kendin yaşıyormuş gibi yazmana gerek yok. İnsanlar yazarları çok hareketli, acılı, berbat ya da çok mükemmel, dolu dolu hayatları oldugu için okumazlar. İnsanlar yazarları, yazabildikleri için okurlar. Kendilerini onda buldukları için okurlar. Bambasşka diyarlara, hayatlara dokundurabildikleri için okurlar. Çok sıradan, normal ve aşırısız bir hayatı bile sayfalarca sürükleyerek okutabildiği için okurlar. Bana bir yazar gösterin ki kendi halinde yaşayan durağan biri olmasın? Yok, değil mi?

***

     TweetAttack programına ve buna benzer bir kaç programa daha dava açılmış. Bilmeyenlere söyleyeyim, bu programlar, takipçi artışını sağlayan illegal programlar, ben de öğrenmiş oldum. Mesela siz birini takip etmeseniz de o size kendini takip ettirebiliyor bu saçma hesaplarla. İşte dava açılınca bu programların sonu gelmiş oluyor ve bu programları kullanan bütün twitter kullanıcılarının hesabı kapatılacakmış. Bu dava işine de nasıl sevindim anlatamam. Çünkü Oturdaçayiçekgonuşak, onunbununebesi, şöyleböyletweetler gibi hesaplar nalları diker de twitter görüntü kirliliğinden kurtulur. iki-üç yıl önceki gibi daha cok egleniriz twitterda.

***

     Biyopsi dünyanın en acı veren şeyiymiş. Niye beni kandırdınız? Hani local anestezi yaparlardı? Hani acımazdı? Hani biyopsi çok basit bir işlemdi? Hani? Yemin ederim hastaneyi inlettim. Sırtıma kocaman iğneden beş kat daha kalın bir şey soktular böyle.. ay anlatamayacağım. Hayatımda iğne görmesem, inandıracaklar onun iğne olduğuna. Artık sağlığım düzene girsin, iyileşeyim, olmaz mı ya?

***

     Bunca sağlık problemi tabii ki zayıflattı yine beni. Kilonu sorduklarında "Otuz dokuz buçuktan kırk" demek, emin ol "Elli dokuz" demekten daha kötü. Doktorun verdiği ilaç da kilo filan aldırmıyor, anca kafamı uyuşturuyor, uykumu getiriyor. Zaten o ilaç iştah açarmış. Benim iştaha ihtiyacım yok ki. Sonuçta inek gibi yiyip de kilo almayan biriyim ben. Hani şu çoğu kadının nefret ettiği kız modeliyim işte ben. Ve bundan çok rahatsızım, nefret etmenize gerek yok yani. Şaka maka bileniniz filan varsa bana kilo almanın bir yolunu söylesin. Gevrek gevrek sırıtarak "Kiloyu napacan yeaa al bendekileri verim sana" gibi rezil bir şaka yapanı vururum! Sakın yapmayın öyle bir şey. Bir öneriniz varsa söyleyin. 

***

     Eski sevgilim onda kalan eşyalarımı getirdi bana. Onu görünce dağılmaktan çok korkuyordum. Ama çok da sarsılmadım. İnsan gibi tokalaşıp vedalaştık. Ama eve gelip de o paketi açtığımda dağıldım işte. Bana yzdıgı şiirler, onun kitaplıgında unuttuğum yazılarım, kıyafetlerim, söylesem anlamlandıramayacagınız küçük sembolik biblolar, tokalarım, saç bandım, bir sürü şey. Bebeklik fotografımı bile almış. Her şey yoktu içinde, buna sevindim. En azından onda kalan bir kaç fotoğrafımız, bir de tshirtüm ve ona ettiğim hediyeler var. Buram buram  "o" kokuyordu paket. Bilerek parfümünü mü sıktı diye düşündüm ama yok, parfüm değil, bu onun bildiğin ten kokusuydu. Yemin ederim dağıldım. Sonra sözde eksik bir şey var mı diye aradıgında laf arasında kıyafetlerimin iki senedir onun kıyafet dolabında olduğunu söyledi. Nasıl sinmesin ki kokusu? Anlayacağınız bitik durumdayım aslında.

Ne tuhaf, yüzünü görmek bile kokusunu hissetmek kadar sarsmıyor insanı.

Bu yazıyı bitirirken "amma da uzun oldu. Kimse okumaz ki bunu, yarısında bırakırlar." demiştim. Ama baya da bi okuyan olmuş yorumlara bakılırsa. Okuyucunun hasıymışsınız vesselam.
Alarm hala susmadı.

6 May 2012

Pazarları hiç sevmem

     Çocukken güzeldi pazar günleri. Güzel bir kahvaltı demekti. Sıcak, yağlanmış, dilimlenmiş pide ekmek demekti. Ne bileyim işte, piknik demekti, baba gezdirmesi demekti, lunapark demekti. Anneme göre ev ihtiyaçları gibi görünen ama benim için bir dolu çikolata cips zulalama alışverişi günü demekti. Sıkılmama günüydü pazarlar çocukken.

     Şimdi çok bir başına pazarlara uyanıyorum. Öyle tek, öyle sessiz. Kahvaltımı kendim hazırlıyorum çünkü evde kimse olmuyor. Babam çoktan gitmiş oluyor. Kardeşim sporda zaten. Annem desen anneannemin yanında. Hiçbir pazar şaşmıyor. Atıştırmalık bir şeyler hazırlıyorum. Tek başıma yapıyorum kahvaltımı. Ona da kahvaltı denirse tabii. Diğer apartmanlardan gelen "bilindik pazar sofrası sohbetleri"nin sesleri eşliğinde ne kadar içime sinerse artık. Çıksam gezsem yine tek başımayım. En yakın arkadaşlarım şehir dışında. ahududusum tee Bursa'da. Diğer iki meleğim de Adana'da okuyor. Bense mersindeyim, nadiren gidebiliyorum yanlarına. Efe diye bir arkadaşım var.  Ona da ulaşmak imkansız. Görüşecegimiz zaman o arar söyler, uygunsa giderim. Ona ulaşacagım bir telefon filan yok hiç. O adam da öyle bir cins işte. Dershanede var bir iki arkadaşım. Ama onlar da kendi halinde. Dersten derse ya görüyorum ya görmüyorum. Eskiden yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi ama zamanla her şey değişiyor. Herkes. Ben de değiştim. Eskiden daha bir girişgendim. Şimdi kaçıyorum insanlardan. Bir başıma olmaya alışmak istiyorum. Neden bilmiyorum.

    Bugün sanırım biraz şanslıydım ki ben uyanmadan mutfaktan kokular gelmişti. O kokuyla uyanmıştım. Bir an düşündüm, acaba rüya mı diye. Mümkün değil, pazar uyandıgımda evde kimse olmazdı. Çocukluğumu gördüğüm bir rüya sandım. Bir süre yatakta debelendim. Nasıl olsa birazdan gerçekten uyanacağım diye. Hala idrak edememiştim gerçek oldugunu. Annemin sesini duyunca anladım gerçek oldugunu. Mutfaga gittim, gerçekten de annem kahvaltı hazırlamış. En azından bu pazar annemle yapmıştım kahvaltımı. ama bu kez de toplamasını bana yıkıp gitti. Büyüyünce pazar mutluluğu en fazla bu kadar oluyormuş demek ki.

     Şimdi bunaldım yine, çıkacağım dışarı. Yine gideceğim, künefe yiyecegim, alışveriş yapacagım ama yine mutlu olmayacagım. Ve tabii ki tek başıma olacagım. Belki sahil paklar beni.

PAZARLARI HİÇ SEVMİYORUM.

dip not: Belki de "Pazarları Hiç sevmem" filmine giderim. Belki beni anlatıyordur.

5 May 2012

Ne olmuş ki bana böyle?

Ne yaptığımı bilmiyorum. 
Ne söylediğimi bilmiyorum. 
Ne duyduysam anlamıyorum.
Ne gördüysem göz ardına iteliyorum.
Ne yaşadıysam unutuyorum.
Son söylediğim yalan. Aslında yalan da sayılmaz pek. Sadece -mış gibi yapıyorum. 

Geçmişimi özlemiyorum. Yetmez gibi geleceğe karşı bir beklenti içinde de değilim. Bugünü sorarsan umurumda bile değil. Hayata dair hiçbir şey zerre kadar umurumda değil. İnsanlar bile. Hayatımdaki insanlar bile. Sesler, simalar, dokunuşlar, hepsi bir anımsamadan ibaret. Bir saniye öncesi bile...

Aylak aylak geziyorum. Amaçsızca, kendimden dahi bihaber... En başta da söylediğim gibi etrafımda ne olup bittiğini bilmiyorum. Yirmi dört saatimi yazsam donar kalırsınız. Ya da dur yazayım.

Sabahın körbuçuğunda kalkıyorum dershane yüzünden. Sekiz gibi evden çıkıyorum. Sekiz buçukta ders başlıyor ama dershaneye başladıgımdan beri ilk derse girdiğimi bilmem. Şansıma ilk dersler de genelde böyle tırıvırı olan, çalışma gereği duyulmayan dersler. Ya da yapabildiğimden bana öyle geliyor, bilmiyorum artık. Her neyse. Otobüsten iner inmez sahile geçiyorum. Çay-simit-sigara. Dalga kıranlara iniyorum. Orada garanti bir damla gözyaşı döküyorum. Niye? Onu da bilmiyorum. Ağlamak için her zaman bir nedene ihtiyaç duymuyorum. Uğruna gözyaşı dökecek hiçbir şeyim olmayışına ağlıyorumdur belki de. Ne bileyim işte. Kim bilir?

Dolaşıyorum sonra. Kulağımda hep Yann Tiersen Vashti Bunyan, Nouvelle Vague, Jehan Barbur şarkıları. Derste de asalak gibiyim. Ders bitiyor. Hep gittiğim bir kafe var, Saklıbahçe diye. Harbiden saklı bir bahçeye benziyor. Değişik bir mekan. Orada saatlerce roman okuyorum. Çay kahve soda artık allah ne verdiyse. Eve uğramak istemiyorum. Gelsem de yaptığım tek şey dizi izlemek. Leyla ile Mecnun'un ve House'un bütün sezonlarına abanıyorum. Tabak tabak kazandibi tüketiyorum. Kurudum kaldım yine sağlık problemlerim yüzünden bildiğiniz gibi. Deli gibi tatlı ve yemek tüketmem de hiçbir şekilde işe yaramıyor. Yok abi, yok! Kilo almıyorum ben. Eminim metabolizmam beynimden hızlı çalışıyor. Eminim yani.

Geçen hafta da doktor bir ilaç verdi. Prozac etkili bir vitaminmiş. Kilo aldırırmış. Ama nasıl kafa açıyor, anlatamam. Hep leylayım. Pamuk gibi bir insanım. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Deli gibi de şeker isteği yaratıyor. Abanıyorum kazandibine, baklavaya çikolataya. Sabaha kadar film ya da dizi izliyorum. Ya da yazı yazıyorum. Bazen şanslı olursam bir çağıran oluyor davet oluyor, çıkıp geziyorum, içiyorum. Aklıma gelirse ders çalıştığım da oluyor, hakkımı yemeyeyim şimdi.

Bir kaç saat uykuyla hayatta kaldığımı da fark etmişsinizdir herhalde.
Saçımdan başımdan bahsetmiyorum bile. Kızıllığım mı kaldı? Dipler geldi? Uçlar bozardı. Tövbestağfurullah neye benzediysem böyle.

Fuckbuddy de bi yere kadar. cazibesi kalmıyor. Ne bileyim? Zamanla her şeyden sıkılıyorum galiba. Sıkılmak da denemez yani aslında. Niye böyleysem? Bilmiyorum ya.

Görüyor musunuz? Blogunda bülbül gibi şakıyan kızıl, derdini bile anlatamıyor şu an. Ya bana yardım edin allah kitap aşkına. Geberiklerdeyim ya. Bir şey söyleyin. Ne yapıyorum ben ya? Niye böyleyim? Bunaldım yani. Eksik olan ne? Allahım sen aklımı koru. AMİN!

23 Nis 2012

Nerelerdeydim böyle?

     Bu blogu düzenli şekilde takip eden herkese ve kendime koca bir özür borçluyum. Farkındayım. Ama inanın, hiç hoş şeyler olmadı. Son bir ayda yaşadıklarım içimde hayata karşı ne varsa artık bütün isteğimi sildi süpürdü. Bir tek yazı yazmak değil mesele. Bu değişimin sadece sizin gördüğünüz kısmı. Ne yazı yazıyorum, ne kitap okuyorum, ne çalışıyorum... İşe yarar tek bir şey yaptığım yok. Dizi izliyorum, müzik dinliyorum, arkadaşlarımla geziyorum, içiyorum, sarhoş oluyorum, varsa güzel bir konserde bitiriyorum geceyi, bir de uyuyorum. Yaptıklarım bunlar işte. Mutfağa girip yemek bile yapmıyorum ya. Ne bulursam indiriyorum mideye. Hayatımın en gereksiz ve boş dönemlerinden birini yaşıyorum.

     Ne mi oldu?

     Buraya o son postu yazdıktan üç gün sonra hastaneye kaldırıldım. Neden mi? Yumurtalıklarımdaki kistten bahsetmiştim size. Sınav dönemi yine bir sürpriz yapıp başıma iş açacak gibime geliyor, demiştim ya hani. Hah, işte bu kist o kist. Tam LYS hazırlıkları dönemi patladı kistim. Sağ yumurtalığımı sardı, yumurtalık kanlandı, şişti, büyüdü. Sol yumurtalığın iki katı boyutuna geldiğini doktorlar kendi aralarında konuşurken duymuştum hatta. Hâl böyle olunca ne ameliyata alabildiler ne tedavi edebildiler. Çünkü ameliyat etseler yumurtalıgı almak zorunda kalacaklardı ve bunu hiçbir doktor mecbur kalmadıkça yapmak istemez. Ellerinden gelen tek şey yatış yaptırıp saat başı takip etmekti. Öyle de yaptılar. Günlerce tarifini hiçbir şekilde yapamayacagım bir sancıyla boğuştum. Ama ağrı kesici de yasaktı. Belirli saat aralılklarıyla kan alınıyor ve yine tarifini hiçbir şekilde yapamayacağım bir muayeneden geçiyordum sürekli. Kadınlar bilir, o doğum koltuğunda yapılan muayene işte. Normalde  çok sancılı bir işlem değil ancak kasıklarınızda 12x9 boyutunda bir kist patlayıp yumurtalıgınızı sarmışsa ve bu size doğum sancısı ile gaz sancısının harmanlandığı bir sancı veriyorsa hiç de o kadar kolay bir muayene olduğunu söyleyemeyemem. Gün içinde defalarca yapıldı bu bana. (SİZ DÜŞÜNÜN!)

     Odaya getirildiğimde iste aklımda olan tek şey aslında uyumak oluyordu. Ama sancıyla, kolumdaki serum ve kan alınan yerlerin acısıyla, açlık hissi ile, susuzluk hissine rağmen ne kadar mümkün olabilirdi ki uyutabilmek?. Hı bu arada aç ve susuz bırakıldığım da doğru. Yanlış okumadınız yani. Ve bilirsiniz ki serum insanı tok tutar su ihtiyacını giderir, ancak açlık hissini hiçbir zaman yok edemez. İşte bünyem tok olsa bile deli gibi aç ve susuz hissediyordum kendimi. Buna rağmen uyumak istiyordum. Sıkıntı biter mi? Bitmez. Kaldığım oda üç yataklı ve problemim gereği kadın doğum ünitesindeyim ben de. Yanımda yatan hatun 17 yaşında, bir bebeği olmuş, bebek anneyi zehirlemiş, kızcağız davul gibi şişmiş. Bir de (ALLAHIN VİCDANSIZLARI) kız reşit değil diye Osmaniye'de bakmamışlar. Adli bir durum söz konusu olur diye hastane yönetimi apaçık tırsmış. Kız benden kaç yaş küçük ama bir de bebeği var. Hem ona can vermeye çalışırken kendi canından olma gibi bir durumla karşılaşmış hem de hastaneler kabul etmiyor. Bir düşünsenize. Benim yattığım hastane almış işte kızı, zavallım yatırılır yatırılmaz uyudu. Aynı ambulansta getirilmiştik zaten acilden kadın doğum ünitesine. Onunla ilgilenmeden edemiyordum. Benden çok çok daha ağırdı durumu ve sancım ne kadar şiddetli olursa olsun kendime de kızıyordum "İSYAN ETME. BAK ŞU KIZA!" diye. Demem o ki o hastane odasında başımda bütün bunlar varken o bebek de bir dakika susmadı. Viyak viyak ağladı. Ne anasına ne bana bir dakika huzur vermedi. 

     Diğer gece uyumayı başarmıştım ki o boş olan üçüncü yatağa yeni bir hasta geldi. Bir baktım, karnı burnunda. Yanımdaki kızla göz göze geldik o an. Bakışlarımızdaki ifade çok net: "SIÇTIK!"  Bir bebek zırıltısına dayanamazken öteki geliyor. Ama daha beteri bebekten önce anasının zırıltısı... Abartım yok kadının suyu gelsin diye doğumhaneye almak için üç saat sancılarının şiddetlenmesini bekledi doktorlar. Ve bu üç saat boyunca kadın götünü yırttı. Nasıl bir çığlık anlatamam. Kızamıyorum da. Çünkü aynı bölgede şiddetli bir sancıyı ben de yaşıyorum. Öyle ki hastaneye geldiğim zaman saatlerce ben de onun gibi kendimi parçalamıştım  bağırmaktan. Aramızdaki tek fark: o bunun mükafatını alacak. Sonuçta bir bebeği olacak. Bense hep babayı alıyorum amk. 

     Her neyse. Tam o kadını götürdüler, ben de uyudum. Bu kez kanımı almaya geldiler. Vücutta artık kan kalmadı ama bunu hemşire anlayamıyor işte. Batırdığı hiçbir yerden kan gelmedi ama inatla beni deşmeye devam etti. Anam dinim sikildi desem abartmış olmam. Üzgünüm bu derece ağzımı bozmak istemezdim ama başka bir tarifi de yok bunun malesef. Vampir kılıklı pislik karı aldı kanı gitti nihayet, tam uyudum. Bu kez o sancıyla giden kadın bebeğiyle geldi. O bebek de ağlamaya başladı. Tımarhaneye döndü oda tam. Yemin ederim delirecektim. Biri susuyor, öteki başlıyor. Hele karnımdaki sancı hiç susmuyor. 

      İşte günlerim böyle bir ortamda, bu koşullarda geçti. Bu süre boyunca hayatıma giren hiçbir adam bilmelerine rağmen arayıp bir kez olsun sormadılar. Ama bütün dostlarım yanımdaydı. Düşünmek, delirmek ve üzülmek için o kadar çok vaktim vardı ki orada. Her anını değerlendirdim. Eve geldiğimden beri de böyleyim işte. Çıkarabildiğim tek ders şu: bedensel acılar hiçbir acıya eş değildir. Ne aşk, ne ayrılık, ne özlem, ne de başka bir şeyin acısı... Bedensel acı söz konusu iken duygusal olarak yaşadıgınız her şey gözünüze o kadar boş geliyor ki. Bana da öyle oldu işte. Günlerce sabahlara kadar uğruna göz yaşı döktüğüm kimsenin umurunda değildim ben o sancıları çekerken. İşte bu yüzden hissizleştim, boşlaştım. Her şeye daha alaycı bakıyorum, daha bir umursamaz, daha bir gamsız. Ötesi ölüm çünkü, biliyorum. Yaşadığım sancıların daha beteri yok. Bugüne kadar ölüm acısını da, aşk acısını da, yalnızlık acısını da tattım. Ama yaşadığım hiçbir acı bedenimin bana yaşattığı acıa eş değer değildi. 

     Bu sebeplerden dolayı da içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor inanın. Bu yazı da böyle baştan savma oldu biraz ama bu seferlik böyle olsun. Bu iç rahatlatma yazısı olsun, bir de sizin için özür yazısı olsun. Blogumu asla bırakmam, merak etmeyin. Ancak sadece bu sıralar böyle bir garibim işte. Beni anlayacagınızı umuyorum. Hepinizi de gerçekten çok seviyorum.

Dipnot: Ya biraz abes kaçacak ama cidden çok merak ediyorum. Jinekolog doktorlar neden yakışıklı ve karizmatik oldukları kadar coollar? Doktorum dünya afeti bir şeydi. Orada kaldığım süre boyunca adamla iyice yüz göz oldum, alışmıştı artık bana ama yine de merak ediyorum ya. Hiç mi etkilenmiyor bu adamlar? Ne bileyim, tuhaf işte. Bana doktorlar seni bir et parçası olarak görüyor cümleleriyle gelmeyin allah aşkına. Bu başka bir şey ya bence. Düşünsene, dakikalarca kafasını bacak arana gömüp inceliyor ama hiçbir şekilde etkilenmiyor. Tamam anladık doktor da insan değil mi kardeşim? Onu da geçtim, erkek lan bu? Erkek yani. Yeri geliyor tavuk göğsünden etkileniyorlar. Yani kim ne derse desin ben inanmıyorum erkek doktorların aklından en ufak bir düşünce bile geçmediğine. Doktoruma asıldığımdan filan da değil yani. Ciddi ciddi söylüyorum. Ben böyle bir şeye imkan tanımıyorum.